Şenel GÖKÇE |
Bazı romanlar yalnızca bir hikâye anlatmaz; bir dönemin hafızasını, suskunluğunu ve vicdanını da satırlarının arasına yerleştirir. Bu roman, tam olarak bunu yapıyor. Okuru, 1977’ den 1980 sonrasına İzmir’inin sokaklarında dolaştırırken, aslında aynı gökyüzünün altında birbirine yabancılaştırılmış iki hayatın, iki sınıfın ve iki kaderin iç içe geçmiş trajedisini anlatıyor.
Yazar, kenti yalnızca bir mekân olarak değil, yaşayan bir organizma olarak kuruyor. Bir yanda askeri disiplinin kusursuz geometrisiyle çevrelenmiş lojmanlar; diğer yanda emeğin, yoksulluğun ve direncin şekillendirdiği Gültepe… Aynı rüzgârın dolaştığı bu iki coğrafya, birbirine bu kadar yakınken bu denli uzak olmanın acısını taşıyor. Romanın en güçlü başarısı da tam burada başlıyor: Mekân, karakterlerin kaderine dönüşüyor.
Ufuk Akın ile Bahar Yıldız, yalnızca iki roman kişisi değildir. Onlar, birbirine değmeden büyütülmüş iki Türkiye’nin simgesidir. Biri devletin kusursuz düzeni içinde kendi özgürlüğünü arayan bir yalnızlığı, diğeri hayatın bütün yoksunluklarına rağmen insan onurunu koruyan direnci temsil ediyor. Yazar, bu iki karakteri ideolojik sloganların içine hapsetmiyor; onları önce insan olarak kuruyor. Bu nedenle okur, karakterlerin düşüncelerinden önce kalplerindeki kırılmaları duyuyor.
Metnin en dikkat çekici yönlerinden biri de sembolik dili. Gökyüzü, beyaz önlük, askerî disiplin, uçuş tutkusu ve kentin iki yakası, roman boyunca yalnızca nesne olarak değil, anlam üreten güçlü metaforlara dönüşüyor. Özellikle Ufuk’un gökyüzüne duyduğu özlem, bireysel bir hayalin çok ötesinde; insanın kendi kaderini seçebilme arzusunun şiirsel karşılığına dönüşüyor.
Yazarın ayrıntılara gösterdiği özen, dönemi görünür kılan önemli bir estetik tercih. Betimlemeler yalnızca mekânı tarif etmiyor; karakterlerin ruh hâlini, toplumsal sınıfların görünmeyen sınırlarını ve yaklaşan büyük kırılmanın sessiz uğultusunu da duyuruyor. Bu nedenle roman, tarihsel gerçeklikle edebî duyarlılık arasında sağlam bir denge kuruyor.
Belki de bu romanın en önemli başarısı, okuru geçmişe götürmekten çok geçmişi bugünün vicdanına taşımasıdır. Çünkü anlatılan yalnızca 1977 den 1980 sonrasına yaşananlar değildir; iktidarla özgürlük, disiplinle hayal, ayrıcalıkla emek, korkuyla umut arasındaki bitmeyen insanlık hikâyesidir.
Sonuçta bu roman, yalnızca bir dönemin siyasal atmosferini anlatan bir anlatı olmanın ötesine geçiyor. Hafızanın karanlıkta kalmış koridorlarına edebiyatın ışığıyla giriyor; ideolojilerin gürültüsünün arasından insan sesini duyurmaya çalışıyor. İşte bu nedenle eser, tarih anlatmaktan çok hafızayı diri tutan; karakter kurmaktan çok insanın içindeki kırılmayı görünür kılan güçlü bir edebî yolculuğun habercisi niteliğindedir.